Küfür , hakaret ve siyasetten uzak bir yer arıyorsanız ,

Forumumuza buyrun. Üyelik tamamen ücretsizdir. Üye olmak

yalnızca 10 saniyenizi alır ve ve bize 10 saniyenizi verirseniz çok

mutlu oluruz.

Forum Yapımcısı : GüRbÜz ÇELİK



 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Administrator
Administrator
avatar

Mesaj Sayısı : 124
Kayıt tarihi : 06/07/09
Yaş : 37
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )   Cuma Tem. 10, 2009 10:17 am

Bu Dünyada; Hayır-Şer, Lezzet-Elem, Ziya-Zülmet, Hararet-Soğukluk, Güzellik-Çirkinlik, Hidayet-İnkarcılık, İtaat-İsyan, Birbirine Karışması ve Çarpışmasının Hikmeti Nedir?

Evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem'siz Cennet'in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur. Madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekaya akıp gidiyor; elbette nasılki hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennet'e akar. Öyle de şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem'e yağar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havuza girer, durur. Kerametli Yirmidokuzuncu Söz'ün âhirindeki remizli nüktelerine havale ederek kısa kesiyoruz.


Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenadan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet Cennet-Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münasib maddelerle dolacaktır.

Şu Remizli Nükte'nin sırrı şudur ki:

Hakîm-i Ezelî inayet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esma-i hüsnasına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebebdir. O neşvünema ise, istidadların inkişafına sebebdir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebebdir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebebdir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise, Sâni'-i Zülcelal'in esma-i hüsnasının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniye suretine çevirmesine sebebdir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; ervah-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervah-ı safilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.

İşte bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âlî hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıdları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tegayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tabi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esma-i hüsna hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini îfa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, manasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni'-i Kadîr'in bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni'-i Zülcelal'in hikmet-i sermediyesi ve inayet-i ezeliyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esma-i hüsnanın tecellilerinin hakikatlarını, o kalem-i kader mektubatının hakaikını, o nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri manaların hakikatlarını ve istidad çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zahiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelal'ine teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkûr hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tegayyür ve fenadan, tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedîleştirmek için o zıdların tasfiyesini istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilafatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri VEMTAZÜL YEVME EYYÜHEL MÜCRİMUN tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı SELAMUN ALEYKUM TIBTUM FEDHULUHA HALİDUN hitabına mazhar olacak. Yirmisekizinci Söz'ün Birinci Makamının İkinci Sualinde isbat edildiği gibi; Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedî ve sabit bir vücud verir ki; hiç inhilal ve tegayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza maruz kalmazlar. Çünki inkıraza sebebiyet veren tegayyürün esbabı bulunmaz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://destan.yetkinforum.org
Admin
Administrator
Administrator
avatar

Mesaj Sayısı : 124
Kayıt tarihi : 06/07/09
Yaş : 37
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Geri: Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )   Cuma Tem. 10, 2009 10:17 am

İman nedir ?


1.Cevap muhterem kardeşimiz iman bediüzzaman hazretlerinin tabiriyle - Kainattaki en yüksek hakikattir ve saadeti ebediyeninde anahtarıdır.ve bu zaman ve zeminde bir insanın en başta elde elde etmeğe gayret edeceği hakikattir.Risale-i Nur Külliyatında iman mevzuu ve iman hakikatlerinin izahları muhtelif yerlerde Bediüzzaman hazretleri tarafından izah edilmiştir size ve bize istifadeye medar olması duasıyla bazı ehemmiyetli kısımları ve Risale-i Nurlarda geçen sair yerleri yazıyoruz binler selam

İşaratül-icaz
İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir. Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve herşeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki, insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.

İşaratül-icaz
Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hacetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki: Vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni’ ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?
Evet o bîçare havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle me’yusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs.. hacetlerine bakar, def’edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Herşeyi düşman, herşeyi garib görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lanet okur. Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir halete inkılab eder. Şöyle ki:
O şahıs, hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman, Cenab-ı Hakk’a istinad eder, müsterih olur. Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidadlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâ-ül hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder. Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; herşeyle ünsiyet peyda eder. Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder.. ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder. Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden: “Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hâlık’ın memurlarıyız” diye, me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.

Yirmiüçüncü Söz
Birinci Mebhas
İmanın binler mehasininden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyan ederiz.
Birinci Nokta: İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem’e ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünki iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat’eder. O kat’dan san’at-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

İkinci Nokta:İman nasılki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor.
Asay-ı Musa İkinci Mes’elenin Hülâsası
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
Asay-ı Musa 3. Mes’elenin Hülâsası
Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahete atılıyorsun, kat’iyyen bil ki: Senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve madumdur ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalalet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi; gelecek istikbal zamanı dahi itikadsızlığın cihetiyle yine madum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan bîçarelerin başları, ecel celladının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihane cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder. Eğer dalaleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen iman nuruyla göreceksin ki; o geçmiş zaman-ı mazi madum ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcud ve istikbale inkılab eden nurani bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennet’in bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi; gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki; saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahman-ı Rahîm-i Zülcelali Ve’l-ikram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://destan.yetkinforum.org
Admin
Administrator
Administrator
avatar

Mesaj Sayısı : 124
Kayıt tarihi : 06/07/09
Yaş : 37
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Geri: Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )   Cuma Tem. 10, 2009 10:17 am

kalb, ruhun ayibini görmez" sozunu nasil anlamaliyiz? burada kalb ve ruhun hususiyetleri ve birbirleriyle alakalarina bir vurgu mu var?


1.Cevap muhterem kardeşim ihlas risalesinde geçen bu ibarelere dikkat ederseniz üstad hazretleri bütün insanlığa,islamiyet alemine ve daha sonrada bütün nur talebelerine içtimai ve uhrevi ve külli bir düsturu bir temsille beyan etmek istemiştir şöyleki

EVVELA: ihlas risalesinde bu cümlenin geçtiği parağrafa yani ikinci düstura bakarsanız üstad hazretleri insanın maddi ve manevi bünyesinde hususan aynı vücudun azalarına hizmet eden organlar mabeyninde yardım ve muavenet, kusura bakmamak, vazifesini tekmil etmek, yardım etmek, itiraz etmemek, rekabet etmemek gibi insanlığa ve müslümanlara ve hususan nur talebelerine şamil külli düsturlar için birbirine vazive ve manaca en yakın organları zikr etmiştir.
SANİYEN: Birinci düsturda geçen; insanın bir eli diğer eline rekabet etmez ibaresi dikkat edersek burada iki el insan vücuduna hizmet noktasında birbirine vazifece en çok benzeyen ve birbirinin vazifesine tekmil noktasında rekabet etmemesi gereken iki organdır
bir gözü bir gözünü tenkid etmez ibaresinde de yine üstad hazretleri hususan vücuda hizmet ve vazifesini tekmil ve muavenet noktasında yine birbirinin aynı ve vazife noktasında birbirine çok benzeyen iki organı örnek vermiş
dili kulağına itiraz etmez ibaresinde de her ne kadar dil kulağa benzemesede fakat vazife noktasında dil ile kulağın büyük bir benzerliği var yani biri sesleri nakleder biride celb eder vücuda bu noktadan hizmet etmekte beraber çalışmaya ve birbirine itiraz etmemeğe mecburiyetleri var.
işte kardeşim insanın maddi ve manevi mahiyetine hizmet noktasındada demekki kalb ve ruh arasında da vazife noktasında da böyle bir benzerlik varki üstad hazretleri burada kalb ruhun ayıbını görmez, belki birbirinin noksanını ikmal eder,kusurunu örter vazifesine muavenet eder. demiş
muhterem kardeşim aslında bu bir temsildir Bediüzzaman hazretlerinin burada kanaatimizce tüm insanlığa ve bütün müslümanlara ve bütün nur talebelerine vermek istediği içtimai ve uhrevi ve kurani düstur ise şudur
Hususan aynı bir maksad ve gaye için aynı şeye hizmet eden ve birbirinin aynı hükmündeki ferdler birbiriyle muavenet, ittifak, ve vazifesini-e yardım ve tekmil noktasında yardımlaşmaya muhtaçdır yoksa vazifeleri muattal kalır devam etmez ve hizmet ettikleri gayede müzmahil kalır .Hem birbiriyle muavenete muhtaçdırlar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://destan.yetkinforum.org
Admin
Administrator
Administrator
avatar

Mesaj Sayısı : 124
Kayıt tarihi : 06/07/09
Yaş : 37
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Geri: Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )   Cuma Tem. 10, 2009 10:18 am

ehli kitap cennete girecekmi ?


Cevap muhterem kardeşim ehli kitap olan müslümanlar seyyiatlarının cezasını çektikten sonra muhakkak cennete gireceklerdir. her peygamberin zamanında yaşamış ve kendi peygamberine iman etmiş olan ehl-i kitapta cennete gireceklerdir ama şimdiki zamanda yaşayan ehl-i kitabın akibetlerini soruyorsanız Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu Lahikası isimli kitapta bu mesele hakkında şu beyanları vardır binler selam

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.
Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa’da Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm elem-i şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://destan.yetkinforum.org
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Risale-i Nurdan cümle ve kavram açıklamaları sorular ve cevapları ( 7 )
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları
» Sık Sorulan Sorular

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: SOSYAL KONULAR & EĞLENCE :: İslam ve insan :: İslami Bilgiler :: Risale-i Nur-
Buraya geçin: